İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Kırksekizin Yediverenleri

Eklenme : 1.06.2021 00:00:00
Görüntülenme: 1018

"Ama öyle bir hakikat vardı ki aslında Menteşe diyarını sınırlayan ve sırlayan güzellikler birbirini tamamlıyor, kırksekizin yediverenleri gibi durmadan yeni sürgünler veriyordu. Muğla'da sanki dört iklimi değil yediveren sürgünlerinde binbir baharı yaşardık."

Sevdiklerimize gönderilmiş bayram tebriklerindeki sözleri takip ediyorum. Kısa ama öz ve de samimi ve zarfa konmadıysa da sadece bir cümlede giderilecek sevgiler, özlemler. Belki bir noktanın arkasına saklanmış nice duygular. Bir cümleye sığdırılan bir ömre bedel hikâyeler. Ve kartpostallar. Üzerindeki fotoğraflar ya da resimler yoluyla paylaşılan başkaca duygu hevenkleri. Kartpostalların dünyasında neler hayal edilmezdi ki. O zamanlar dünyanın içi dışına bu kadar çıkarılmamıştı. Sırlanmış güzelliklerin paydasında kendi hayatlarımızı yaşayabiliyorduk.

Ve bu kartpostallar içerisinde en çok bir şehre ya da bir mekana ait olanları severdim. Şehrin en güzel yerlerinin sergilendiği fotoğraflarda Konya'yı, Eskişehir'i, Trabzon'u, Erzurum'u, Edirne'yi mekan edinirdim. Mesela İstanbullu kartpostallarda Eyüp Sultan'ı, Boğaz Köprüsü'nü, Kız Kulesi'ni ve de mahyalı camileri, martılı vapurları hikayelerimde yaşatırdım. Ve bizim gönderdiğimiz kartpostallarda Muğla'yı Asar'dan ovaya kuşatan içerisinde Atatürk Heykeli'nin olduğu meydanı gösterenleri seçerdik. Böylece onlar bana sadece sevgilerini, özlemlerini değil Erzurum'u, İstanbul'u, Eskişehir'i de gönderirlerdi, ben de onlara sevgili Muğla'mı..

Benim hediyem daha çok güzelliklerle doluydu. Çünkü Muğla'nın yediverenleri çoktu. Bodrum, Marmaris, Fethiye, Datça, Milas, Gökova, Yatağan, Ula!.. Her bir yerinde yediverenler sürgün bulurdu hayat bulmak için.

Hatta bir zamanlar öyle bir hal almıştı ki Muğla ilçelerinin gölgesinde kalır söze Marmaris, Bodrum, Fethiye ile başlardınız. Dışarıda ilçelerinin şöhreti Muğla'yı aşardı. İçten içe buna kırıldığım hatta kızdığım da olurdu. Halbuki benim gözümde Muğla'da yaşamak hayat bulmaktı. Benim minyatür şehrim kendi asude güzelliğinin deminde huzuru, sükuneti temsil ediyordu. Şöhretinin ışıltısındaki ilçeler ise özellikle yazları kalabalıklara teslim oluyordu. Böyle mi avunuyordum kendi kendime bilmiyorum.

Ama öyle hakikat vardı ki aslında Menteşe diyarını sınırlayan ve sırlayan güzellikler birbirini tamamlıyor, kırksekizin yediverenleri gibi durmadan yeni sürgünler veriyordu. Muğla'da sanki dört iklimi değil yediveren sürgünlerinde binbir baharı yaşardık.

Yıllarca Muğla'dan uzak kalan ve Muğla'yı ziyarete gelen bir büyüğümün şöyle dediğini hatırlıyorum: "Muğla'yı her anımda yaşıyorum, rüyalarımda bile Muğla var. İstanbul'un boğaza nazır en güzel yerinde yaşıyorum oysa her anımda kendimi Muğla'nın Kızıldağ  yokuşundan evimize çıkarken hayal ediyorum. Ellerim, ayaklarım kalıyor o yokuşlarda, gönlüm her daim çocukluğumun geçtiği evimde. Muğla'ya her geldiğimde bir sıla-yı rahimi yaşıyorum."

Şimdi düşünüyorum da sıla-yı rahim derken gurbette kalmış bir Muğlalı için şehre dönüş ana karnına dönüş gibi. Bütün dertler, hüzünler bitiyor. Muğla, gurbete çıkan evlatlarını bir ana gibi kucaklıyor, sarıyor, sarmalıyor. Muğlalı için Muğla demek bir ana sıcaklığında kuşanmak gibi diyorum.

Ve yıllar önce bir gezi vesilesiyle gittiğim Giresun'da bir çay bahçesinde otururken tesadüfen karşılaştığımız bir Datçalı abimizin söyledikleri: "Yıllar oldu Datça'dan ayrılalı. Burası ilk tayin yerim. Buradan evlendim, kaldım buralarda. Datça gözümde tütüyor. Annem babam rahmetli oldu, kardeşlerim yaşıyor, haberleşiyoruz. Ama her vakit gidemiyoruz. Bazen deniz kenarında otururken eski Datça sokakları, evimiz gözümde tütüyor. Çocuklarıma değirmen yerindeki tarlamıza gidip o vakitlerdeki çocukluk hikâyelerimi anlatıyorum sık sık".

Göçerliğimiz geliyor aklıma. Sadece ülke sınırlarında değil dünyanın her yerinde Türkiye'nin bir köşesinden insanlara rastlayabiliriz. Bu bir Muğlalı da olabilir aslında.

Ve Muğlayla kuşatılıyorum. Hayalimde insansız hava aracına biniyorum. Gökyüzünden seyre çıkıyorum. Kavaklıdere'ye düşüyor yolum. Yemyeşil ormanlar arasında Muğla'nın kışlığı sanki. Gözümü Menteşe, Gökçukur, Yerküpe, Çamoluk ve Karadeniz yaylalarını aratmayacak güzellikler kuşatıyor. Sonra Yatağan'da düze iniyorum. Dümdüz bereketli ovalar, gizemli güzelliğiyle televizyon dizilerinin mekanı Pınarbaşı, Yatağan Termik Santralinin ardında sırlanmış Anadolu coğrafyasının en zengin antik kenti Stranotekia (Eskihisar), Laguna sanki kırk kilit ardına saklanmış bir kutuda tarih, kültür bir arada bu vadide hayat buluyor. Antik dönem masallarından göçebe Türklerin efsanelerinde harmanlanan bir zenginlik.

Muğla sırlı bir güzel. Milas ovasındayız. Şehir Menteşe diyarının başkenti. Şehri bir baştan bir başa kuşatan ovada izlerini takip ettiğimiz su kemerleri eşliğinde Beçin'de nefesleniyoruz. Antik dönemden Karya'ya, Roma'ya, Menteşe Beyliğine, Osmanlı'ya ve de cumhuriyete uzanan hikayeler anlatmakla bitmiyor. Beçin kalesinde esen rüzgara bir uçurtma kanadında bırakıyoruz kendimizi. Gümüşkesen, Labranda, Baltalı Kapı, Çöllüoğlu Hanı, Milas evleri derken Firuz Bey külliyesinde nefesleniyoruz. Milas'ta insanlar yürüyor gölgeleri üzerimde. Bu kentte tarihin ötesinde Anadolu'nun zengin mozaiği tamamlanıyor.

Ve denize kavuşuyorum. Sanki Milas-Bodrum havalimanından kalkan bir uçağın kanatlarındayım. Bodrum'un hikayesini dinlerken Akdeniz'e, Ege denizine açılıyorum. Rehberim Halikarnas Balıkçısı. Ve Zeki Müren'in o kristalimsi, yumuşacık sesinden şarkılar dinliyorum Bodrum kalesinde, İskelede, Osmanlı tersanesinde, kilisede. Bodrum'a taşıyorum bütün evrenselliği, İstanbul Bodrum'da. Her yer masmavi, bembeyaz Bodrum'da. Bodrum mandalinasının kokusu siniyor üzerime. Misler gibi Bodrum kokusu siniyor üzerime. Kıyı kıyı arşınlıyorum Bodrum'u, Akyarlar, Yalıkavak, Göktürkbükü, Güvercinlik derken bir yelkenlinin kanadında rüzgarlara bırakıyorum Bodrum güzelliklerini ve kırk sekizin yediverenleri Marmaris'e aşırıyor beni. Ülkemin en uzun kıyı şeridinde iç içe girmiş grift bilmeceleri çözer gibi koylar keşfediyorum. Mavinin gökte ve denizde tamamlanan sonsuzluğu Marmaris'in yeşilliğiyle tamamlanıyor; adeta raks ettiriyor. Antik dönemden miras kalmış güzelliklerin yanı sıra Kanuni'yi takip ediyorum. Ben de Rodos seferine çıkıyorum. Marmaris'e gören gözlerde Sarı Ana karşılıyor, duasını alıyorum. Marmaris'ten Rodos'u gözlüyorum. Marmaris kalesinden Kleopatra Adası, Kumlubük, Kızkumu, Turgut Şelalesi, Orhaniye, Selimiye derken köylerde yörüklerin kültüründe çadırlarda nefes alıyorum. Zeytinyağlı ot yemekleri ve bal eşliğinde tadına doyum olmuyor Marmaris'in.

Ve çetrefilli yollarında kıvrıla kıvrıla Ege ile Akdeniz'e sınır Datça'ya Knidos'a ulaşıyorum. Datça'nın mavisi de mavi hani. Sonsuz ufuklara kanat çırpıyor martılar. Bademinde, zeytininde her güzelliğinde eski Datça'nın arnavut kaldırımlı dar sokaklarında eski evlerin avlularında gizemli hikayeler dinliyorum. Ve Can Yücel'in mısralarıyla Datça akşamlarında keyifleniyorum.

Sakar'dan aşağı bakmadan olur mu, olmaz. Şöyle bir temaşa eyleyelim. Havz-ı hayâlin sularında demlenelim. Gökova'ya bakarken burayı görenler buradan ayrılamazlar bir daha. Tabiatın ihtişamı burada bir sanat harikasıdır. Akyaka'ya saptığınızda Nail Çakırhan'dan miras muhteşem mimarisiyle evler tamamlıyor koyu.

Sakar'dan indik mi düze yolumuz Köyceğiz'e ve gölün kenarında kurulmuş bir güzele tanıklık ediyor. Köyceğiz sakin ve asude bir güzel. Köyceğiz Gölü kenarında bir bardak çay içerken huzurun eşliğinde tüm yorgunluklarımızı atıyoruz. Ekincik, Sultaniye derken İztuzu ve Dalyan yepyeni keşiflere giriyorsunuz. Ve Kaunos Kral Mezarlarında efsanelere karışıyorsunuz. Ve Türkmen obalarının isimlerinden sinen belde isimleri Dalaman ovasından Ortaca'ya narenciye bahçeleri zümrüt yeşili ağaçlara turuncu rengin gizeminde şavkıyan bir tabloya eşlik ediyor.

Dalaman havalimanında bir uçağın eşliğinde Fethiye Babadağ'da alıyoruz soluğu. Babadağ'dan rüzgar eşliğinde yamaç paraşütüne binip Ölüdeniz'e, Göcek'e kırksekizin yediverenleri arasında Fethiye'nin ayrı bir yeri, ayrı bir hikayesi var. Fethiye, Menteşe diyarının uç beyliği. Gönlünde sözünde Beşkaza dile geliyor. Ovasında, yaylasında özgürce sesliyor tüm güzelliklerini. Ve Seydikemer Akdeniz'den sesleniyor denizciler, peşi sıra Türkmen obaları. Yaylalar bir yandan deniz bir yandan hikaye içinde hikaye.

Kırksekizin yediverenleri anlatmakla bitmiyor, yaşamakla doyulmuyor. Ve Muğla'ya şimdiki adıyla Menteşe'ye dönüyoruz. Bütün yollar Muğla'ya çıkıyor; sanki bütün yediveren güzelleri Muğla'da buluşuyor. Asar'dan bakıyoruz Türkmen şehrine. Cumhuriyet'e kanatlanan şehrin hikayesinde Karabağlar kırk güzellerin masalında yaşatılıyor. Beyaz badanalı duvarların aklığında sokaklar, evler hayat buluyor. Muğla zeybeğinin eşliğinde inadına yaylada bülbüller ötmeye devam ediyor, buz gibi sular billurlarda duruluyor. Kırksekizin yediverenleri yepyeni sürgünler veriyor, her dem yeniden doğan güzelliklerde her daim bizden kim usanası dedirtiyor.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft