İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Karbuselik Sözler

Eklenme : 8.06.2021 00:00:00
Görüntülenme: 834

"Müziğin koynundan çıkmak istemiyorum. Acaba ne dinlesem derken Fatih Baha Aydın'dan nihavend tanbur taksimi dinliyorum. Sözler kelâmın sırrına eriyor. Cümle kapısından geçiyor cümleler. Bilgisayar ekranında ortada kırmızı kadife kaplı bir sandalye ve üzerinde yüzü teslimiyet içerisinde yukarıya bakan bir tanbur ve buna eşlik eden duvara sıralanmış eşiz güzellikte tablolar."

Zamana, mekâna sığamıyorum. Gönlüm aylarca tutsaklıktan daralmış. Okudukça yazdıkça nefesleniyorum. Yetmiyor, nefes almam lâzım. Benliğimden geçtim, dostlarıma, sevdiklerime hatta herhangi bir nefese sebep olurum diye ırağım, yalnızım. Akşam karanlığı iyice çöküyor. Ezan okunalı epey oldu. Issızlığa sığınıyorum. Işıkları açmıyorum. Sadece caddeden gelen ışık odaya yansısın yeter, diyorum.

Yaş aldıkça çocukluğumun, gençliğimin zamanlarına hasretliğim artıyor. Gaz lambası altında geçirdiğimiz geceleri özlüyorum. Lambanın titrek ışığındaki hayatı özlüyorum. Bu ışıkların nuru yok, sanki kral çıplak. Kimse konuşmuyor. Bu ışığın altında sohbet yok. Oysa gaz lambasından yansıyan ışığın bir gölgesi olurdu. Hele kokusu. Kokular ve gölgeler altında yapılan sohbetlerin bile bir şahsiyeti vardı. Şimdi gölgesi olmayan silik sözlerin bombardımanındayız.

Yaş aldıkça söze de gem vurulmuyor dostlar!. Hele söz geçmişten dem alacaksa bütün düğümler çözülüyor. Rahmetli babam geçmişten dem alıp da söze başlayınca sıkılırdım. Ne kadar da çok anlatacak şeyi var diye? Şimdi anlıyorum, kafama dank ediyor ama? Keşke o konuşurken her sözünü kaydetseymişim. Söz söze ekleniyor ama içimdeki daralma, gönül yorgunluğuna bir merhem yok. Zamandan mekândan uzaklaşma vakti.

Haşimce "Akşam, yine akşam, yine akşam" diye diye müziğin kanatlarında başka âlemlere sefer eylemek niyetindeyim. Kemençe üstadı İhsan Özgen'den bir taksim dinliyorum. Klasik kemençenin hüzün dolu nağmeleri eşliğinde sükûta eriyorum.

Huzurun sesini duyamasam da hüznün kalp atışlarını hissediyorum. Aynı sıklıkta ağır ağır atmaya başlıyor yüreğim. Gözlerimi kapatıyorum. Kayıp gidiyor her şey gözümün önünden. Beyaz bir kağıdın üzerine birikmiş mürekkep lekeleri. Mor renkte. Beyaz kağıttan ellerime saçılıyor mürekkep lekeleri. Gördüğüm her şeye lekelenmeye başlıyor. Sözler yaylanıyor. Bir sağa bir sola. Dem be dem iç çekiyorum. Beyaz bir mendil yere düşüyor. Kenarında kan damlası, hâlâ kırmızı. Can kırmızısı. Ve cam kırıkları, üzerine düşen ışık da kırılıyor. Renkler birbirine karışıyor. Ve kemençe susuyor.

Müziğin koynundan çıkmak istemiyorum. Acaba ne dinlesem derken Fatih Baha Aydın'dan nihavend tanbur taksimini dinliyorum. Sözler kelâmın sırrına eriyor. Cümle kapısından geçiyor cümleler. Bilgisayar ekranında ortada kırmızı kadife kaplı bir sandalye ve üzerinde yüzü teslimiyet içerisinde yukarıya bakan bir tanbur ve buna eşlik eden duvara sıralanmış eşiz güzellikte tablolar. Tanburun sesi görüntüyü buğusuyla kaplıyor. Her şey silikleşiyor. Sadece taksimin gözyaşlarıyla örülmüş hüznün huzura eşlik ettiği bir âlemin tanburdaki iç çekişleri. Mızrabın her dokunuşunda bir ah!. Sessizliğin çığlıkları. Nağmeler eşliğinde basamak basamak aşağıya iniyorum, her adımda bir perde kalkıyor.

Ve tanbur susuyor. Derin bir sessizlik. Gözlerim pencereye takılıyor. Beyaz lekeler görüyorum. Daha yakından bakmak istiyorum. İnanamıyorum. Evet, kar yağıyor. Sanki yağmıyor, yeryüzünü dokuyor; tabiata dokunuyor. Aheste aheste yumuşacık beyaz taneler okşuyor ruhumu. Yağan karla, şehir üzerindeki bütün ağırlıklardan kurtuluyor. Şehir ve ben zamanı, mekânı aşıyoruz. Aylar sonra yüzüm gülüyor, ruhum gülüyor. Pencereden bakan gözlerime Ahmet Hamdi rehberlik ediyor : "Bir başka âlemden gelmiş gibisin. Dalmış gözlerinle pencerelerde"  Kar, sen nereden çıktın geldin? Umuda hasret kalmış yüreklerimize yâr oldun, can verdin? Bak tabiat gibi yüreklerimiz de apak şimdi. Karbuselik vakitler kemençe derken, tanbur derken senin nağmelerinde yüreklerimiz baharı buldu.

Bu karın yağışında ayrı bir güzellik, ayrı bir mânâ var. Bu kar darlanan yüreklerimize ferahlık veriyor. Hasret kaldığımız insan yüreklerinin yumuşaklığını getiriyor, üşütmüyor; ısıtıyor sanki. Ve yatsı ezanı okunuyor. Ve kar yağmaya devam ediyor. Ezan sesi ve karın yağışında Arif Nihat Asya'nın mısralarını mırıldanıyorum : "Konsun yine pervazlara Güvercinler; "Hû hû"lara karışsın Aminler.. Mübarek akşamdır Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!" Karbuselik nağmeleri ilâhi bir makama yükseliyor sanki.

Karbuselik sözlerimiz burada nefes almalı. Başka sözlerde başka yazılarda bestesini tamamlamalı. Geceden sabaha, sabahtan akşama günü güne eklerken bakalım, hangi cümleler eklenecek karbuselik sözlerimiz? Yazıların yaza eklendiği, arada hâlâ serinliği esintisini duyduğumuz bu günlerde karbuselik hayâllerimiz bize eşlik ederken sadece kışa değil umarım salgın günlerine de veda ederiz.

Solgun yaprakların koynunda yepyeni bir güneşe bakıyorken gözlerimiz, işte o güneşin doğuşunda insanlığın yeni doğumlarına da şahitlik ediyor. Tanburun teline son bir kez dokunuyor Fatih Baha Aydın son nağmenin eşliğinde sabah oluyor.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft