İdris Koç

İdris Koç

BAY PROTOKOL
İdris Koç'un ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Her Yerde Bir Muzaffer Olacak!

Eklenme : 24.11.2021 00:00:00
Görüntülenme: 324

Geçen hafta çocukların yaşadığı 2 yaş sendromundan hareketle yetişkinlerin sosyal ve kurumsal ilişkilerde yaşadığı sorunlara değinmiştim.

Bilgisi, deneyimi, kişilik ve karakter yapısı ile bulundukları pozisyonu hak etmeyen, bu pozisyonun hakkını veremeyen ve kendisini ispatlamak için çırpınan, sürekli etrafındakiler ile kavga eden büyüklerin hâlini irdelemiştim.

Çocukların yaşadığı bu sendromun gözle görülür, uzmanlarca tespit edilebilir somut birtakım nedenleri vardı. Peki, gençlikten yetişkinliğe geçiş yapan bazı insanların yaşadığı 2 yaş sendromu neyin nesiydi? 32, 42, 52 yaşına gelen insanlar neyin sendromunu yaşıyordu?

Her zaman olduğu gibi yine okuyucularımdan güzel mesajlar aldım. Gelen mesajlar içinde bu soruların cevabı da vardı: Liyakat eksikliği.

Nasıl ki 2 yaşına gelen çocuk, çevresi ile güç savaşına girip kendi varlığını gösterebilmek için hoplayıp zıplıyor, direniyor, kavga ediyorsa; çevresine kendisini göstermek/kabul ettirmek isteyen yetişkin de yaşından ve pozisyonundan beklenmedik davranışlarda bulunuyordu.

Açığını kapatmak için huysuzlanmaya, baskı kurmaya, kamplaştırmaya, böl-parçala-yönet politikasıyla yönetmeye, tehdit etmeye ve disiplin soruşturması açmaya kadar varan davranışlarda bulunuyordu.

Oysa bulunduğu pozisyonun gerektirdiği kişilik ve karakter özelliğine sahip olan, özgüven sahibi, mesleki bilgi ve deneyimine güvenen, temsil yeteneğine sahip olan yetişkinler bu yollara tevessül etme ihtiyacı duymuyordu.

Kısacası ehliyet ve liyakat sorunu yaşayanlar, buna bağlı olarak 2 yaş sendromuna yakalanıyordu. Gelsin had bildirmeler. Gelsin "Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?"lar. Gelsin yıldırmanın bin bir türlüsü.

"2 Yaş Sendromu" başlıklı yazımı okuyan, aynı zamanda kamuda uzun yıllar yöneticilik yapan bir abim aradı. "30 yıllık meslek hayatım boyunca 2 yaş sendromundan hiç kurtulamayan insanlarla mücadele ettim." diyerek şu anısını anlattı:

"Genç bir uzman olarak Ankara'da göreve başladım. Çalıştığım kurum itibarıyla teknik raporlar hazırlıyorduk. Daktilo ile hazırlanan bu raporlardaki en küçük bir hata ya da silinti bulunması halinde o sayfa sil baştan yazılıyordu.

Ben bu hassasiyetle ve işimi ciddiye alarak güzel raporlar hazırlamaya başlayınca aynı büroda görev yaptığımız eski bir uzman arkadaşım, kendi hazırlaması gereken raporları da hazırlamam konusunda benden ricacı oldu. Ben de yeni göreve başlayan bir uzman olarak bu raporları hazırlamaya başladım. Bir süre sonra aramızda samimi bir mesai arkadaşı ilişkisi gelişti.

Bu şekilde bir çalışmayla bir yılı geride bıraktığımız günlerde o mesai arkadaşım büronun şefi olarak görevlendirildi. Onun şefliğe terfiinden sonra hazırladığım raporu ona ilk götürdüğümde, kalemi eline alıp olup olmadık yerlerine çizik attı ve 'Buraları olmamış.' dedi.

Daktiloda bin bir emekle yazdığım raporun gereksiz yere çizilmesi zoruma gitti. 'Bu raporumun, bir yıldır hazırladığım ve hiçbir zaman geri dönmeyen raporlardan farkı ne ki çizip attın?' diye sordum. 'Olmamış, git düzelt gel.' deyince meslek hayatımın ilk şokunu yaşamış oldum.

Bu raporu geri çevirmelerin sayısı artınca anladım ki bu şefle baş etmenin imkânı yoktu. Ben de ilk fırsatta tayin talebinde bulundum. Kısa süre sonra da Konya'ya tayinim çıktı. Vedalaşırken, aynı büroda birlikte mesai yaptığımız Hayriye Hanım'a, 'Ben kurtuluyorum. Allah sizi Muzaffer'in şerrinden korusun.' dedim.

Meslekte yirmi yılını dolduran ve naif bir hanımefendi olan Hayriye Hanım, 'Muzafferler hiç bitmez. Gittiğin her yerde bir Muzaffer olacak. Onun için Muzafferler ile çalışmaya alışmaya bak.' dedi.

Gerçekten de 35 yıllık meslek hayatımda Muzafferler hiç eksik olmadı."

Onun anlattıklarını dinleyince 20 yıllık çalışma hayatımı düşündüm. Gerçekten de bu yirmi yıllık çalışma hayatımın önemli bir kısmı "Muzafferler" ile mücadele etmekle geçmişti. Öyle ki Hamle Gazetesi'ndeki köşemde yayımladığım kurumsal ilişkilere dair yazılarımın önemli bir bölümüne ilham kaynağı olan Muzaffer ile beş yıl çalıştım.

Kendince "Muzaffer" olan, ancak bir şekilde elde ettiği koltuğundan başka zaferi bulunmayan bu kişilerin şerri herkesin enerjisini tüketmeye yetiyordu. Gerçek zaferin gönülleri fethetmek olduğunu bir türlü öğrenemeyen bu Muzafferler, yalancı zaferlerle kendilerini aldatmaya devam ediyordu.

Öyle anlaşılıyor ki Hayriye Hanım'ın tavsiyesine uyup Muzafferler ile çalışmaya alışmamız gerekiyor.

24.11.2021

ÖNCEKİ yazı
{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft