İdris Koç

İdris Koç

BAY PROTOKOL
İdris Koç'un ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Düşmeyen Var Mı?

Eklenme : 28.04.2021 00:00:00
Görüntülenme: 779

Sezai Karakoç, "Yitik Cennet" isimli kitabında; "Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?" diye soruyor.

Karakoç sorularına devam ediyor: "Cennette hiçbir sarsıntıya uğramadan yaşayacak olan insanoğlu mu, yoksa ayağı kayarak yeryüzüne düşen ve orada ab-ı hayatı ararcasına karanlıklar arasından geçen, dünya çilesini çektikten sonra Tanrı'ya özlem duyan insan mı? Seçilmiş olan hangisidir? Şanlı olan hangisidir? Yurdunu hangi insan daha çok sevecektir: Doğduğu yerden ölünceye kadar hiç ayrılmayan insan mı, yoksa en genç çağında yurdundan ayrılarak savaşa gitmiş, esir düşmüş, bir daha dönme umudunu tam yitirmişken ansızın esen bir Hızır yeliyle kendisini yine ülkesinde bulan insan mı?"

Geçen hafta bir vesileyle, yıllar önce yaşadığımız bir sorun nedeniyle ilişkilerimizin önemli ölçüde yara aldığı, selamlaşmanın ötesinde bir iletişimimizin olmadığı bir arkadaşımla bir araya geldik. Hayatım boyunca kimseyle küslük yaşamış biri değilim. Kırılsam da küsmedim hiç kimseye. Dolayısıyla da kırgınlıklarımı devam ettirmek, çürük patates torbasını sırtımda taşımak hiçbir zaman tercihim olmadı.

Oturduk, eteğimizdeki taşları döktük. Yıllar sonra yapılan bu konuşmanın seyri, "İnsan bazı şeyleri zamanla öğreniyor. Ben de yaptığım bazı şeylerin yanlış olduğunu yıllar içinde öğrendim." sözü ile değişiverdi.

Yaşadığımız soruna dair her şeyi konuştuk. Birbirimizi kırmadan, sen-ben demeden. Hatta sohbet o noktaya geldi ki geçmişte yaşanan bazı şeyler, söylenen sözler üzerinden tatlı tatlı atıştık.

Yılların kırgınlığı, yılların nasırlanan duyguları, samimi bir sohbetle normale döner miydi?

Dönebiliyormuş. "İnsan bazı şeyleri zamanla öğreniyor. Ben de yaptığım bazı şeylerin yanlış olduğunu yıllar içinde öğrendim." şeklindeki samimi bir itirafa rağmen inatlaşmak bana yakışmazdı.  Ben de samimi bir yaklaşımı, geçmişin hesabını görmek için bir fırsata dönüştürmenin hiç de insanî bir tavır olmadığını öğrenmiştim.

Belli ki yaşanan ve yaşatılan bir şeyler vardı ve kalp kırılmıştı.  Yılların bize öğrettiklerine rağmen gurur yaparak yanlışta ısrar etmek de arkadaşıma yakışmazdı. Zaman insana bir şeyler öğretiyordu; tabi ki öğrenmek isteyene.

İkimiz de kendimize yakışanı yaptık. Çelme taktık, düştük; birbirimize el verip ayağa kalktık. İncittik, incindik; sonra dönüp yaralarımızı temizledik. Keskin sözlerle yüreğimizi kanattık, sonra yüreğimizin sesine kulak verip gönül aldık.

Sezai Karakoç'un ifadesiyle, Hızır yeliyle kırgınlığın tatlı uykusundan uyandık.

"Bir çiftçiyi tarlasından koparmak ne demektir? Daha doğrusu kopardıktan sonra ona tarlasını iade etmek? Ona hayat bağışlamak budur işte. Ya sevdiği kadına hemen bir el uzanışı ile kavuşan insanla ona her uzanışında yere çarpılan, düşen, bataklıklara saplanan, sonra yine ölümden dirilmişçesine doğrulan, didine diline sevgilisine doğru giden, onu erişilmez bir yücelikte parlak bulan ve ona tekrar yaklaştığında Zatüssuver kalesine yaklaşmışçasına büyülü burçların açılarak zehirli oklar yağdırdığını gören ve yine bitmez tükenmez Çin ülkelerine düşen, yine savaşa savaşa, ölüm ve korku devlerini kıra kıra, peri kördüğümlerini çöze çöze yeniden sevgi hedefine doğru yönelen insanlardan hangisi daha çok hayatın kabuğunda veya incisindedir? Düşen insandır; hayatın sesini işiten, iç sesini duyan."

Evet, düşen insanlar olarak iç sesimizi duyduk. Yılların soğuk savaşını bitirip içimizdeki korkuyu yenebildik. Kördüğümleri çöze çöze sevgi hedefine ulaşabildik.

Sezai Karakoç, düşmeyle ilgili çok daha önemli tespitlerde bulunuyor: "Düşmemiş medeniyet var mı? Olsaydı ne değeri olurdu? Önemli olan bir medeniyetin düşmeyişi değil, düşüşü dirilmesiz ölüme dönüşmeden doğrulamasını bilmesidir. Böyle olursa, düşüş, doğruluğun ve dirilişin bir bağışıklığı gibi o uygarlığın ömür boyu yeni düşüşlere karşı direnişini sağlayacaktır."

Düşmemiş medeniyet olmadığı gibi medeniyeti kuran insanın da düşmemesi mümkün değil. Önemli olan düşmemek değil, düşünce ayağa kalkmasını bilmek. Önemli olan hata yapmamak değil, yapılan hatalardan ders çıkarıp telafi yollarını bulmak.

Güzel olan; telafisiz hatalar, onarılmaz yaralar ve soğumayan nefret ateşi ile dirilmesiz ölümün yolunu tutanlardan olmamak... Zindanda geçen gecenin ardından kollarını açıp güneşe koşabilmek...

Bir Alman atasözü der ki, "Sadece bir kere olan şey, hiç olmamış gibidir." Güzel olan, insanın "bir kere" olandan bir şeyler öğrenmesi. "Bir kere" yaşanmışlığın yeniden dirilişin enerjisi olması.  28.04.2021

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft