Açlık ve tarım arazileri

Eklenme : 11.06.2022 00:00:00
Görüntülenme: 547

Türkiye kendi kendine yetebilen bir ülkedir, söylemi ile büyüdük...

1950'li yıllarda Türkiye'nin nüfusu 25 milyon civarında idi.

1950 yıllarının başında Türkiye'de kadastro çalışmaları başladı.

Hatta kadastro çalışmalarının kalitesini arttırmak için, 1950 'li yılların başında İstanbul Yıldız Teknik Okulunda Harita - Kadastro Mühendisliği bölümü açıldı.

Türkiye'de mühendis ve mimarların, odalar kurmaları da 1954 yılında mümkün oldu.

1960 yılına kadar Türkiye'de kadastro çalışmaları grafik diye adlandırılan kabaca kadastro çalışmaları ile yürütüldü.

27 Mayıs 1960 dış kaynaklı askeri darbe yapıldıktan sonra, darbecilerin oluşturduğu mecliste "Toprak Reformu Ön Tedbirler" yasası çıkarıldı.

Bu yasanın adından da anlaşılacağı gibi darbe hükümetleri Türkiye'de toprak reformu yapmak istiyordu.

Ancak bu yasa toprak ağalarının mülklerine hiç dokunamaz iken, elinde mendil büyüklüğünde arazisi olan insanımızın tarlasında çalışıyordu.

Bu yasaya göre bir köylü zilyetlik ile bir araziyi kullanıyor ve bu arazi 20 dönümden fazla ise, 20 dönümden fazla olan miktarlar "miktar fazlası" adı altında Maliye Hazinesi üzerine tescil ediliyordu.

Böylece köylünün geçimini sağlayan toprakların bir kısmı elinden alındığı için, köylü tarımla geçinemez konuma düşüyordu.

Bir de bu uygulamaya nobran bir Hazine Avukatının tavrını ilave ederseniz, köyde geçinemeyen insanlarımız büyük şehirlere göçerek, şehitlerimiz gecekondular ile adeta işgal ediliyor, şehirler köye dönüşüyordu.

İstanbul'u böyle kaybettik ve bugün nüfusu 20 milyonu buldu, koca bir köye dönüştü.

Böylece, köylerdeki topraklar tarımın dışına itilmiş oluyordu.

Zeytinlikler de " Kayalık, taşlık ve tarıma elverişli arazi değil " gerekçesi ile zeytinlikleri oluşturan köylüden alınıp, hazine adına tescil ediliyordu.

Zeytin ağaçlarının yetiştiği araziler, tarım arazisi kabul edilmiyorlardı.

Bu uygulamalar, birçok ailenin parçalanmasına ve acı olayların yaşanmasına neden oldu.

Hiç bir kimse, hiç bir kurum beş kişilik bir ailenin kaç dönümlük bir arazi ile insanca yaşayabileceğini hesap etmiyor idi.

Emir yüksek yerden geliyordu.

Darbeler dönemi olarak adlandırdığım 1960 - 2000 yılları arasında insanlarımız, âdeta büyük şehirlere göçü teşvik edildi.

Böylece, Anadolu'nun semiz bereketli toprakları sahipsiz kaldılar, tarımın dışına itildiler.

Bu konular Türk mühendis ve Mimarlar Odalarının yeteri kadar gündemine gelmedi ve Türkiye'nin gündemine taşınamadı.

Odalar, üyelerinden proje onama parası ile odaya kayıtlı olduğuna dair makbuz vermekten ileri gidemediler.

Geldik bu günlere.

85 milyon nüfusumuzun yanında, her sene ülkenizi ziyaret eden 30 - 40 milyon turist ile 6 milyon sığınmacı ile karşı karşıyayız.

Yani 120 - 130 milyon insanı doyurmak zorunluluğu ile karşı karşıyayız.

Ayrıca bu günlerde, dünyanın buğday ihtiyacının 1/3 'nü karşılayan Rusya ve Ukrayna'nın savaşa tutuşması Dünya'nın açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Tüm bunların, sinsi bir projenin uygulanması olarak kabul ediyorum.

Türkiye olarak, sahipsiz kalan tarım arazilerinin zeytin, ceviz, bağ, fıstık çamı, harup ve ahlat basta olmak üzere bir çok ağaç türünün yetiştiği alanlarımızı tarım üretimine açmalıyız.

Zeytin, ceviz, bağ, harup, fıstık cami, ahlat gibi ağaçlar bu toprakların çok sevdiği ağaç türleridir.

Türkiye'nin iklimi, havası, güneşi ve yağmuru bu ağaçlar için, ideal bir ortamı oluşturmaktadır.

Darbeler dönemi olarak adlandırılan dönemde çıkarılan tuzak yasalardan ülkemiz kurtarılarak insanlarımızın gelecekleri garanti altına alınmalıdır.

Açlık hiç bir şeye benzemez ve nükleer tehditten daha beterdir.

Anadolu 150 - 200 milyon insanın, insanca yaşaması için gereken potansiyele sahip bir yarım adadır.

Topraklarımızın ve "taşlık kayalık" diye burun kıvrılan alanlarımızın kıymetini bilelim ve bu büyük potansiyele devlet ile halkımızın el birliği ile ulaşabileceğimizi hiç unutmayalım.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft