İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Yola Revan Olduk Bir Kere

Eklenme : 30.6.2020 00:00:00
Görüntülenme: 448

"Ve yurdumun güzel insanları Muğlalı kimliğinin bütün renkleriyle duygularıyla harmanlanarak emsalsiz bir tablonun parçası haline geliyor. Dillerinden şeker akıtan beyaz yazmalı Türk anaları bir şey satmıyorlar adeta ikram ediyorlar. "

Eve kapandığımız, evde hayat bulduğumuz onca zamandan sonra yola revan olalım. Yürüyüşlerimize kaldığımız yerden devam edelim. Yürürken bir yandan düşünüyorum, bir yandan temaşa halindeyim. Bir yandan da gözlemlerime devam ediyorum. Yürüyüşlerimde genelde yalnız olmayı tercih ederim. Eğer yanımda bana yarenlik eden biri varsa o yürüyüş bir hasbihalden öteye geçmez. Bir dostun refakatinde yapılan yürüyüşler ahenklidir, sonunda hoş bir sada bırakır.

Bu sefer sabah namazı vakitleri yola revan oluyorum. Akyol'dan Heykel'e oradan  Saburhane'ye çıkacağım. Konakaltı'ndan Sekibaşı üzerinden Akyol'a döneceğim. Şehrin uyanışına şahitlik etmek istiyorum. Şehrin uykusu ağır değildir ama nazenindir. Fırıncılar bu uyanışa hazırlık ederler. Güzergahım üzerinde bana köpekler eşlik ediyor. Sokak aralarından da köpek havlamaları duyuluyor. Horozlar görevlerini köpeklere havale etmişler.

Aradan yarım saat geçiyor. Heykel'in önündeyim. Kuş sesleri eşlik ediyor yolculuğuma. Ve arada işyerlerine yol alan arabalar. Yolum üzerinde karşılaştığım insanların eskisine nazaran yarı yarıya azalmış Halbuki şehrin pazarına tesadüf eden bugünde hareketliliğin daha fazla olmasını beklerdim. Gerçi son on beş yıldır şehrin pazarının kurulduğu Perşembe günü de dahil çarşıdaki hareketliliğin başlangıcı 10.00'u buluyor.

Kamu çalışanlarının, öğrencilerin rutin mesailerini bile takip etmiyor şehrin uyanışı. Aheste aheste bir devr-i daim yaşanıyor. Nüfusun daha az olduğu zamanlarda bile çarşının uyanışı sabahın erken vakitlerine denk gelirdi. Esnaf sabah bereketini kaçırmak istemezdi. Ben okula giderken çarşıda dükkanlar açık olurdu. Bu değişim bile hayatımızdan eksilenlerin tablosunu daha net görmemize vesile oluyor.

Pazaryerindeyim. Tek tük pazarcı pazaryerinde sabahlamanın verdiği yorgunlukla hazırlıklarını yapıyor, tezgahlarını kuruyor. Ama pazar yeri ıssızlığını koruyor. Muğla'nın perşembe pazarı başlı başına bir deneyim gerektirir. Haftalık ihtiyaçlarının gidermenin ötesinde perşembe pazarını gezmek başlıbaşına bir temaşa zevki verir. Şehrin bütün özü akar pazara. Pazar yerinden geçerken pazarın kendine has sesini duyuyorum Perşembe pazarının sesinde Muğla'ya özgü bir besteye de tanıklık edebilirsiniz.

 "Gulu, garili, patılı, yorulu" konuşmalar Muğla'nın kendine özgü ağız özelliklerini de yansıtıyor. Bir o kadar candan, bir o kadar kısa ve öz, bir o kadar ehlikeyif. Muğla'nın bütün ilçelerinden gelen pazarcılar burada tam bir uyum içerisindeler. Bu seslerde Türkçe'nin saflığının ve berraklığının tüm tatlarına hatta renklerine ulaşabilirsiniz. Pazaryerinin sergilerinde satılan bilumum ürünlerin tamamında Muğla ağzına has dokuyu bütün incelikleriyle  görebilirsiniz. Horansadan ilanaya, bamyeye, ilimana kadar.

Ve yurdumun güzel insanları Muğlalı kimliğinin bütün renkleriyle duygularıyla harmanlanarak emsalsiz bir tablonun parçası haline geliyor. Dillerinden şeker akıtan beyaz yazmalı Türk anaları bir şey satmıyorlar adeta ikram ediyorlar.

Sabahın bu vakitlerinde pazar yerinin büyüsünden kolay kolay kurtulamıyorum. Yoluma devam ediyorum. Saburhane meydanındayım. Kahvelerde ve fırınlarda hayat bulmuş bir canlılık kendini gösteriyor. Saburhane, her zaman farklıdır. Saburhane'de her daim sabah vakitleri fırınlar ve kahveler sizi ağırlamaya hazırdır. Pazaryerinin en ucunda Saburhane'de güneşin doğuşundan kaynaklanan farklı bir aydınlığa şahitlik edersiniz. Semt, bir boğaz üzerine kurulu olduğundan tatlı bir esintinin verdiği serinlik ruhunuzu teskin eder. Saburhane'nin sabahı ayrı bir demde akşamı ayrı bir demdedir.

Mimar Sinan Heykelinin altında ulu ağaçların gölgesinde bir çardakta oturuyorum. Fırından aldığım dumanı üzerinde tüten sıcacık ekmeğime eşlik etmesi için bir çay söylüyorum. Kahvedeki radyodan bir türkü duyduğumu hayal ediyorum. Telefonumdan da dinleyebilirim ama; hayal ufkunda dinlemek rüya ile gerçek arasında masalsı bir Saburhane dinginliğini bozabilir. Çayım geliyor. Çayımı yudumlarken içime ılık ılık işleyen güzellikler buğulu bir görüntüye dönüşüyor. Ve dinlediğim türkünün sözleri Saburhane'de bulunduğum halin dışında bir hale götürüyor:

"Gâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi

Gâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni"

Saburhane'de vakit demini bulurken hayat akışı hızlanıyor. Pazaryerinin hareketliliği burada da kendini gösteriyor. Yavaş yavaş masal atmosferinden çıkıp dönüş yoluna çıkıyorum. Bu arada kahvedeki konuşmalara kulak misafiri oluyorum. Günlük hal ve gidişin sıkıntıları, ekonomik kriz, salgın sıkıntısı derken siyaset, maaşlar ve televizyon devreye giriyor; bir sessizlik. Haberler, ama hiçbir cümle tamamlanmıyor. Mışlar, muşlar arasında duyulanın ötesine geçemiyor, yarım hikayeler kalıyor orta yerde.

Konakaltı'ndan Saatli Kule üzerinden yarım yamalak açılmış dükkanların arasından şehrin kalbine doğru yürüyorum. Muğla'nın kendine özgü mimarisinde, sokaklarında ve Arastasında geçmişten bugüne nispeten taşınmış bir kimliğe tanıklık edebiliyoruz. Peki geleceğe ne kadarını taşıyabileceğiz, düşünüyorum.

Yürüyüşümdeki sükuneti yavaş yavaş kaybediyorum. Dar sokaklardan çıkmaya çalışan arabaların klaksonları bütün huzurumu bozuyor. Araba sesleri Muğla'nın özgün dokusuna yabancı. Sanki bu sokaklar bisiklet zilleriyle daha uyumlu.

Hamamönü'ne geldiğimde çocukluğumun sesleri canlanıyor. Arnavut kaldırımlı sokaklarda ilerlemeye çalışan odun yüklü katırların nallarının çıkardığı sesleri duyuyorum. Ve yağmur sonrası sel olup akıp giden  hareketliliğin sesi Kızıldağ'ın kızıl toprağının suyla buluşmasıyla oluşturduğu renkle beyaz badanalı duvarlarda bıraktığı alacalı lekelerde güneşin batışını tasvir ettiriyor. Ayakkabılarım kırmızı çamurun içinde kalıyor. Evimizin hayatında ayakkabımın bıraktığı izler hoşuma gidiyor. Annemin sesini duyuyorum, hevesim kursağımda kalıyor.

Sekibaşı'ndayım. İnce uzun bir yol eşlik ediyor yürüyüşüme. Sekibaşı Cami, kahvesi ve fırını gözümde canlanıyor. Çocukluk anılarına eşlik eden, hayatımızdan birer birer eksilen insanların önce simaları sonra sesleri eşlik ediyor bana. Ne kadar da mutlu geçmiş çocukluğum bu güzel insanlar sayesinde. Her birinin gönül güzelliği evlerin hayatlarında sırlanan yaşama sevincini de beraberinde getiriyor. Yaşadıkları onca sıkıntıya, çileye rağmen ayakta dimdik duran insanları arıyorum şimdi. Her biri birer kimlik gözümde. Dertlerde deva, hastalıkta şifa, çöllerde vaha insanlar.

Geçenlerde paylaşım sitelerinde bir video izlemiştim. Çanakkale'nin Kumluca'sından bir teyzem şükür duası yaparken; denizdeki dalgalar, tarladaki anızlar, gökyüzündeki yıldızlar, çöldeki kumlar miktarınca bu halim için Rabbime şükrediyorum, demişti. İşte çocukluğumun bu güzel insanları yıldızlar, dalgalar, kumlar, anızlar sayısınca veren engin gönüllere sahipti. Çocukluğumda yalnızlık nedir bilmezdim. Biraz boynum bükülse, kaşlarım çatılsa, yüzümün rengi değişse hısım, konu, komşu sahiplenir, hisseme dostluklarından düşen ne varsa çekinmeden verirlerdi. Muğla yürüyüşlerimde aslında hiç yalnız kalmamamın bir sebebi de bu güzel hatıralar olsa gerek.

Ve sabah yürüyüşüm Akyol'a vasıl olduğumda nihayete eriyor. Akyol'da yürümek ise ayrı bir temaşa zevkidir. Şehrî yürüyüşlerdir. Bayramların, festivallerin bir bakıma şehrin  medeniyet yürüyüşleridir. O ise ayrı bir yazı konusu.

 

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu
Powered by BilgiSoft