İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Gönül Erlerinin Eşliğinde

Eklenme : 14.7.2020 00:00:00
Görüntülenme: 442

"Muğla'yı küçük bir şehir olarak görenler yanılıyor. Şehir iç içe girmiş kırk kilitli kırk sandık gibi kilidini açtığın her sandıkta olduğu gibi yepyeni keşiflere muhtaç bırakıyor."

Şehir yürüyüşlerim içimdeki yolculuklarla tamamlanıyor. Nerede miyim? Hangi zamanda mıyım? Her sokak başında, gördüğüm her evde farklı ruh hallerindeyim. Eğer çocukluğuma dönmüşsem ya annemin elinden tutuyorum, ya da babamın motorsikletinin arkasında sırtına yapışıyorum ya da bisikletimle arkadaşlarıma eşlik ediyorum. Ya da şehir konusunda ilk bilinçlenmelerime eşlik edip yeni keşiflere giriyorum. Hiçbir seferimde Muğla'yı tamamlayamıyorum. Muğla'yı küçük bir şehir olarak görenler yanılıyor. Şehir iç içe girmiş kırk kilitli kırk sandık gibi kilidini açtığın her sandıkta olduğu gibi yepyeni keşiflere muhtaç bırakıyor.

Sözü özünde bırakalım. Yolumuz Konakaltı'ndan Saburhane'den yukarıya Şahidi'ye nefesimiz yeterse Asar dağına çekecek bizi.

Hamamönü'ndeyim. Şimdilerde sanatsal ve kültürel amaçlı etkinliklere ev sahipliği yapan eski hamamın kubbelerine takılıyor gözlerim. Çocukluğuma dönüyorum, evimizin üst katındaki pencereden hamamın kubbelerine bakıyorum. Hamamın kubbeleri arasında bitiveren gülhatmiler, katırtırnakları, aslanağzılar gizli bir bahçe meydana getirmiş. Sonra leylekleri hatırlıyorum. Göç vakitlerinde hamamın kubbelerini mesken tutarlardı. Sonra gelmez oldular, onların yerini kırlangıçlar aldı. Evimizin penceresinden hamamın kubbelerini seyre daldığımda ne hayâller kurar, ne hikâyeler uydururdum kim bilir? Çocukluğumda sık sık gittiğim hamamı restore edilmiş haliyle ziyaret ettiğimde geçmişten bugüne yaşadığım değişimlerle yüzleşmek durumunda kaldım. Şimdi, tarihî Sekibaşı Hamamı'nı restore edilmiş haliyle ziyaretçilerine bırakıyorum.

Bugün günlerden Cuma!. Cuma günleri şehrin manevi mekanlarına ziyaret zamanlarıdır. Üç Erenler, Kurbanzade, Kavaklı, Emirbeyazıt, Şeyh Muslihittin; türbeler, tekkeler ve cami hazirelerinde medfun bulunan gönül erleri şehrin manevi havasına huzur katarlar. Gönüllere deva, vicdanlara ve akıllara rehber olurlar. Bu yüzden mahallenin hanımları cuma sabahları çoluk çoçuk toplanır, gönüllere gül ekip gül derenleri ziyaret ederler.

Ziyaretlerde ilk akla gelen makam Şahidi Hazretleridir. Mevleviliğin makamında, Şahidi Cami haziresinde medfun Şahidî hazretlerine, babası Hüdaî hazretlerine,  Seyyid Kemalettin hazretlerine ve bu ocağın hizmetine nail olmuş gönül erlerine dualar edilir. Yeri gelir Hamursuz dağına çıkılır, yeri gelir şehrin değişik mahallerinde konuşlanmış makamlar ziyaret edilip dualar edilir. Tabi bu arada susuz kalmış gönüllerin şifacısı Şemsi Ana'yı unutmamak gerekir.

Çocukluğumda artık bir ritüel halini almış; sıkıntılarına bir umut, dertlerine bir deva, çaresizliklerine bir çare, hastalıklarına bir şifa bulma aracı gördükleri bu manevi makamlara ziyaretlerin aslında bir yanıyla huzur bulma, rahatlama; bir yanıyla kimsesizlerin kimsesi olmuş gönülden veren insanlara duyulan sevgiyi, gönül borcunu hatırlama; bir yanda hayatında kendi içine hapsettiği duygularını, düşüncelerini dile getireceği makama dua yoluyla yakarma görevi üstlendiklerini düşünüyorum.

Toplumun manevi dinamikleri her türlü elem karşısında insanları sevgi, aşk, vicdan, merhamet, sağduyu gibi insana ait hasletlerle kuşatarak inanç ve ahlakın dokunuşlarıyla iyi olana, doğru olana, güzel olana yönlendiriyorlardı. Bu dokunuşlar nesiller arası bağların sadece gönüllerde kimliğini bulan sevgiyle harmanlanmış tamamen hür bir iradenin dokunuşlarıydı. Korku ve baskının yıktıkları karşısında sevginin dokunuşlarıyla yaşatılan insanî duruşun kazanımlarıydı.

Hamamönü'nden yola çıkıp Ulu Cami'yi takip ederek Şahidi'ye çıkan yokuşu çıkmak zor geldi. Biraz nefeslenelim derken manevi makamları şöyle bir tefekkür etmek bizi rahatlattı. Yürüyüşlerimde planlamayı ve o plana bağlı kalmayı pek sevmiyorum. Yoluma çıkan bir herhangi bir şey her an rotamı değiştirebilir. Kavaklı Cami'yi geçiyorum. Helvacı Tahsin'in dükkanına varmadan kahveler, hanlar dikkatimi çekiyor.

İlk bayramlık elbisemi diktirdiğim Terzi Burhan Cezayirli'nin evi ile dükkanının önünden geçiyorum. Babalardan aldığımız tebeşir desenli gri kumaşı ve Burhan Amca'nın gözlüklerinin arkasında pırıl pırıl parlayan gözlerinin dikkatinde alınan ölçüleri ve provaları hatırlıyorum. Burhan Amca'nın nezdinde sokaktaki diğer terzi dükkanları, Memiş'in fırını, berber dükkanları, hanlar ve kahvehaneler resmigeçidi tamamlıyor.

Sözü kahvehanelere getireceğim ama Memiş'in fırını demişken bir hatıram önden koşuyor, bekle diyemiyorum. Memiş Amca'nın diğer esnaflarımız gibi nevi şahsına münhasır bir şahsiyetti. Fazla kalabalık, yoğun talepler karşısında isyan bayrağını kaldırır o munis, güler yüzlü adam gider burnundan soluyan, öfkesini dizginleyemeyen bir adama dönüşürdü. Onun öfkesi hiç kalp kırmaz, saman alevi gibi sönüverirdi. Ama ramazanlarda iftar öncesi ramazan pidesinin yanında içi evden hazırlanıp fırına kuydurulmak üzere sırası beklenen böreklerin pişirilmesi yükünü ağırlaştırırdı. Börek kuydurma sırasına girmek için erkenden gidilir beklenirdi.

O atışmaları  bir tiyatro sahnesinde seyretme hevesiyle çocukluğumda börek koydurma görevini üstlenmek isterdim. Ama beş ya da altı yaşlarında olduğumdan tek başına gitmeme izin verilmezdi. Böyle günlerden birinde o zamanlar delikanlı yaşlarında olan ağabeyimin elinden tutarak fırının yolunu tutmuştum. Biraz zaman geçince ağabeyim arkadaşlarının ısrarına dayanamayarak beni börek sırasında bırakıp gitti. Fırının bir köşesinde Memiş Amca'nın müşterileriyle atışmalarını hatta söz düellolarını içimden kıkır kıkır gülerek takip ediyordum. Fırının sıcaklığı ve sıranın kalabalıklığı arasında içim geçmiş uyumuşkalmışım. Babamın kucağında uyandım. Meğer biz gecikince merak etmiş; fırına gelince beni uyandırmadan kucağına alıp diğer elinde börek çantasıyla evin yolunu tutmuş. Nasıl utanmıştım, anlatamam. Ağabeyime verilen cezayı herhalde sadece kendisi hatırlıyordur.

Söz sırası bu sokağın hayatiyetini hâlâ devam ettiren  mekanlarda, kahvehanelerde. Kahvehanelerden şimdiki gibi okey taşlarının sesleri gelmezdi. Daha çok tavla zarlarının çıkardığı sesleri hatırlıyorum. Sonra domino, dama ve kağıt oyunları.. Dört oyuncunun etrafında yancılarıyla tamamlanan masalarda sohbet; şakalar, takılmalar nadir de olsa abesle iştigal etmeyen sözler eşliğinde hayat bulurdu.

Kişinin karakteri masa başında ortaya çıkardı. Halbuki eskiler oyundan öte hasbihal amacıyla bir araya gelirlerdi. Kahvehanelerde büyüklerin yeri ayrı, küçüklerin yeri ayrıydı. Sıkıntısı olana yardım edilen, yanlış yola sapmış olana yön verilen  bu mekanlarda hayat hikayeleri "Ben"den "Biz"e giden yolun buluşma yerleriydi.

Ve kahvehane denince aklıma nedense Durmuş'un kahvesi gelir. Durmuş Amca'nın kahvesinde daha çok büyükler, aksakallar otururlardı. Hayatın yüksek paylaşımı bu kahvehanede hayat bulurdu. Durmuş Amca'nın her bir sözünde irfanını, her baş okşayışında sevgi dolu yüreğini hissedebilirdiniz. Kim bilir Durmuş Amca mekanında kimlerin elinden tutmuş, hangi elemli yüreklere rehberlik etmişti? Kahvehanedeki tartışmalar, gülüşmeler ve dahi sohbetlerin ardında şimdi sonsuzluk mekanlarına uğurladığımız nice gönül güzelinin bıraktığı güzel izler hatıralarımızdadır. Hepsini rahmetle anıyorum.

Kahvehanelerin sokağından Zahire Pazarı'na doğru sapıyorum. Pazar Cami girişinde nefesleniyorum. Caminin önündeki sebilden kana kana su içiyorum. Kumrular konuyor yere. Nefesimi tutuyorum. Gözleri üzerimde. Yavaş yavaş sebilin teknesinden bir yudum su içme telaşındalar. Pür dikkatler, ürkek ürkek bir damlacık su içebilmek için başlarını kaldırıp duruyorlar. Bir damlacık suya vasıl olmak adına çektikleri çile gözlerimi yaşartıyor. Biraz önce kana kana su içen benliğim kuşun heyecanında şükre duruyor.

Suya kanan gönlüm Şahidi ziyaretimi geciktirerek rotamı suyun rehberi Şemsi Ana'nın makamına doğru hareket etmemi sağlıyor. Ulu Cami'nin altından Eski Postane'ye doğru yürüyorum. Ara sokaklar arasında beyaz badanalı duvarları, klasik Muğla bacaları ve çatılarıyla şehre ve insana kimlik veren evlerin arasından sanki bir labirentin içerisinde yol bulurcasına Şemsi Ana'nın türbesine ulaşıyorum. Yolumun üzerinde karşıma çıkan evlerden aşinası olduklarım sahiplerinin hatıralarıyla şahsiyet buluyor. Zaman ve mekanın ötesinde hayat hikayeleri can buluyor. Canlar canlara vasıl oluyor. Her bir aşina yüzde hep güller açıyor gönlümde. Muğla'nın insanının gülümseyen sureti şehre de yansıyor.

Şemsi Ana'nın türbesi mezarı, çeşmesi ve bitişiğinde kendisine atfedilen tahta perdelerle ön cephesi kapanmış evle mekan sırlanıyor. Asar dağının eteklerinde bir çoban canlanıyor gözümde. Şehir halkı suyla imtihan olurken sürüsündeki keçilerin sakalında damlayan suyu görünce onları takip eden Şemsi Ana'nın suyun kaynağına ulaşması ve onun suyu şehre ulaştırma için verdiği olağanüstü çaba hikayesinden çıkıp zamanı ve mekanı aşarak efsaneleşiyor. İnsanlar kendilerine ses olan, almadan veren bu gönül erlerini bağırlarında sonsuzluyorlar.

Hayâl bile edemiyorum bir insanın suyla imtihan olmasını. Hele susuz bir şehre suyu ulaştıran bir insanın gönüllerdeki makamını. Şemsi Ana da Muğla'da bu gönüllerdeki yerini almış, halkın gönlünde sonsuzlanmıştır. Şemsi Ana deyince ismiyle müsemma bir güneş gibi karanlıklara nur olmuş bir gönül rehberi nasıl unutulsun ki?

Muğla'da Şemsi Ana'nın türbesi önünde yolculuğum sona eriyor. Şimdi tefekkür vakti. Şehir yürüyüşlerime geçmişten bugüne eşlik eden tüm gönül güzeline selam olsun.

 

{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu
Powered by BilgiSoft