İsmail Zorba

İsmail Zorba

SÖZÜN EŞİĞİNDEN
İsmail Zorba'nın ve diğer yazarlarımızın köşe yazılarını ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin

Babamın Elleri

Eklenme : 28.06.2022 00:00:00
Görüntülenme: 553

"Son cümlesini tamamlarken sesi titremeye başlamıştı.

Şimdiye kadar çocukluğunda yaşadığı bu sıkıntılardan hiç bahsetmemişti. Onunla ilk defa bu kadar yakınlaşıyorduk.

Ben de duygulanmış, gözümde biriken yaşların akmasına engel olmaya çalışıyordum.

Ne de olsa karşımdaki babamdı.

Onun önünde ağlamak zor geliyordu."

Babamın ellerine teslim ediyorum tüm dertlerimi. Biliyorum onun ellerinde ne bir derdim kalacak ne de bir tasam. Babamın elleri olmasaydı rüzgârın önündeki kuru bir yaprak misali savrulur giderdim bu dünya yolculuğunda.

Güvenmek bir bakıma sığınmak mıdır? Sığınabileceğimiz bir liman olması arkamıza bakmadan yola devam etmemizi sağlar. Yıllar önce bu güvenin verdiği cesaretle çıkmıştım yola. Nereye gidersem gideyim, başıma ne gelirse gelsin ardımda bir gün güvenle dönebileceğim baba ocağım vardı. Gölgesine sığınabileceğim koca çınar dimdik arkamda duruyordu.

Üniversite sınavını kazanmış, memleketime en uzak şehirlerden birine gitmem gerekiyordu. Kayıt yaptırmaya babamla gidecektim. Öyle planlamıştık. Gideceğimiz yere doğrudan gidilmiyordu. Bir ya da iki aktarma yapmamız gerekiyordu. Babam bilet almak için gitmiş düşünceli dönmüştü. Gözüne bakarak bir şeyler anlamaya çalışmıştım. Ama çözemiyordum. Böyle anlarda ona bir şeyler sorsak cevap vermez, kendisi ne zaman uygun görürse o zaman anlatırdı. Oysa yerimde duramıyordum, ne zaman yola çıkacaktık, yol kaç saat sürüyordu?

Akşam yemeği yenmeden her zamanki gibi namazını kıldı. Akşam yemeğinde büyük bir sessizlik hâkimdi. Herkes birbirinin gözünün içine bakıyor, bir şeyler anlamaya çalışıyordu.

Yemekler yenip sofra toplandıktan sonra babam bahçeye çıktı. Eline hortumu alıp çiçekleri sulamaya başladı. Çiçekler suya kavuştukça can buluyor güzel kokular bahçeyi kucaklıyordu. Son çiçeği de suyla buluşturduktan derin derin nefes aldı. Fıskiyeli havuzun önündeki yerine oturdu. Anneme, "Semiha, radyoyu açar mısın? Tam vakti." dedi.

Annem radyoyu açar açmaz "Bir garip kuşum yurdum, yuvam yok." şarkısı çalmaya başladı. Sözleri hâlâ hatırlarım: "Kanadım kırıldı yollarda kaldım. Bağrıma saplandı zehirli bir ok. Acısı dinmeyen bir yara aldım." İçimde tarifi imkansız duygular yaşıyordum. Üstüne bir de babamın ketumluğu eklenince dayanamayıp hareketlendim. Tam bahçeye çıkacaktım ki bir el beni durdurdu. Annemdi. "Sabırlı ol oğlum. Vardır babanın bir bildiği." dedi. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki başımı eğip yerime döndüm.

Bir zaman sonra babam anneme "Kahve içmemize izin var mıdır?" diye seslenince annem, "Ali bey, sen ne zaman istersen kahve hazır." diye cevap verdi. O zaman babam, " O zaman yapacağın kahveyi üçe çıkar. Birlikte içelim." dedi. Babam ne demek istiyordu? Annem, "Kalk oğlum, bahçeye babanın yanına geç. Ben de kahveleri yapıp getireyim." deyince durumu kavradım.

Büyüklerimizle sadece önemli kararların alınacağı zamanlarda birlikte kahve içerdik. Babam kahvesini akşam yemeklerinden sonra radyodan gelen nağmeler eşliğinde içerdi. Hafta sonları sabah kahvaltısından sonra annemle karşılıklı kahve içerler, kendi âlemlerine daldıkları koyu sohbete dalarlardı.

Babam, "Evlat, altın yaldızlı davetiye mi gönderelim buyur etmek için?" deyince kendime geldim. Heyecan ve merakın birbirine karıştığı duygular içinde babamın karşısına oturdum. Babamın gözlerinde yaşlar biriktiğini fark ettim. O da karışık duygular içindeydi.

"Oğlum, evimizin övüncüsün. Başımızı şimdiye kadar eğmedin. Allah yolunu da bahtını da açık etsin. Zordu biliyorsun şartlarımız. Dişimizden tırnağımızdan artırdık seni okutmak için. Sen de güzel okudun, mezun oldun. Şimdi kendi kanatlarınla uçacak hayat yolunu çizeceksin. Okumak hep içimde ukde kaldı. Okuyamamanın sıkıntısını hep yaşadım. Rahmetli dedeni aniden kaybettiğimizde çok küçüktüm. Evin sorumluluğu babaannenle üzerimize kalmıştı. Ne zaman okulumun önünden geçsem kendi kendime, 'Ne olursa olsun ben okuyamadım, çocuklarımı okutacağım.' derdim. Çok şükür bugünleri gördüm."

Son cümlesini tamamlarken sesi titremeye başlamıştı. Şimdiye kadar çocukluğunda yaşadığı bu sıkıntılardan hiç bahsetmemişti. Onunla ilk defa bu kadar yakınlaşıyorduk. Ben de duygulanmış, gözümde biriken yaşların akmasına engel olmaya çalışıyordum. Ne de olsa karşımdaki babamdı. Onun önünde ağlamak zor geliyordu. Gözümdeki yaşları ona belli etmeden silmeye çalışırken elindeki kahve tepsisini kapının önündeki tabureye bırakan annemin içeriye doğru gidişini fark ettim. O da duygulanmıştı.

Radyonun sesi biraz daha yükseldi. Samanyolu şarkısı çalıyordu. Babam şarkıya eşlik etmeye başladı. Neşesi yerine gelmişti. Annem içeriden radyonun sesini açarak ortamın değiştirmek istemiş, bunda başarılı da olmuştu. Ben hemen taburenin üzerinde kalan kahve tepsisini aldım, masanın üzerine koydum.

Tepside iki kulplu, bir kulpsuz fincan vardı. Babam kendine has kulpsuz fincandan içerdi. Kahvesini ve yanında suyunu önüne koydum. Fincana şöyle bir baktı. Anneme seslendi: "Hanım bir kahve keyfimiz var. Her zaman demez miyim? Kahve yap karasından, ben korkmam parasından." Annem bir yandan gülerek bir yandan da gözlerindeki yaşları elleriyle silerek yanımıza geldi.

Kahvelerimizi içerken babam konuşmaya başladı. "Evlat, bugün otogara gittim. Firmaların yazıhanelerine gideceğin yere nasıl ulaşacağını, zamanını sordum. Sağ olsun hepsi seferber oldu. Sonunda üç aktarma yaparak gidebileceğini, tayin olduğun ilçeye kadar on sekiz saatlik bir yolun olduğunu söylediler. Bu cumartesi için ayırttım. Biliyorsun ben de seninle gelecektim. Sonra düşündüm. Yuvadan kendi kanatlarınla uçma vaktin geldi. Hayata dair deneyimlerini kendi iradenle kazan. Git, gör, yaşa. Ne zaman bir sıkıntın olursa her zaman arkandayım. Sen git görevine başla, yerleşeceğin yeri araştır bul. Annenle iki ay sonra seni ziyarete gelelim. Sen git görevine başla, yerleşeceğin yeri araştır bul. Annenle iki ay sonra seni ziyarete gelelim. Bakalım oğlumuz kendi ayakları üzerinde durabiliyor mu?"

Sonra anneme dönüp, "Ne dersin hanım? İyi düşünmüş müyüm?" diye sordu. Anneme baktım, sessizdi. O ana kadar hep babamla gideceğimi hayal etmiştim. Yola kendi başıma çıkma düşüncesi içimde fırtınalar kopmasına neden oldu. Acaba başarabilir miydim? Bilmediğim yerlerde, bilmediğim insanlar arasında kendi başıma ne yapardım? Yok, yok olmaz diyecektim. Babam benimle gelmeliydi. Böyle düşünürken annem, "Çok doğru düşünmüşsün Ali bey. İlk söylediğinde karşı çıkacaktım. Bir evladımızı tek başına yaban yerlere nasıl göndereceksin diyecektim. Sonra düşündüm. Hayat onun hayatı, yol onun yolu. Hep başında olamayacağımıza göre kendi başının çaresine bakmalı. Hem benim oğlum her şeyin üstesinden gelir." dedi.

Bir babama baktım, bir de anneme. Kendime güven geldi. "Sen nasıl dersen öyle olsun baba. Sen ne dersen doğrudur." dedim.

İlk görev yerime nasıl gittim, nasıl evimi tuttum, ilk maaşımı alıp nasıl eşyalarımı yerleştirdim? Şimdi rüya gibi geliyor. Daha otobüsten iner inmez insanlar benim elimden tutmuş, okuluma götürmüş, elbirliği ile ev tutmuş ve yerleşmiştim. İki ay içinde de kendimce düzenimi kurmuştum. O zamanlar ankesörlü telefonlar aracılığıyla konuşurduk. Her akşam evdekileri arar, bir güne ne sığdırdıysam anlatırdım. Bir akşam annem, "Oğlum her gün arama, haftada bir ara yeter. Biz iyiyiz. Kendine zaman ayır." Boynum bükük tamam, dedim. İçimden bir şeyler kopmuştu sanki. Oysa onlarla konuştukça gurbetlik duygusunu aşmada kendimde güç buluyordum. Zaman geçtikçe öğrencilerim, arkadaşlarım derken kendi dünyamı oluşturdum. Hafta sonları arıyordum evi. Anlatacaklarım azalmıştı. Bir hafta sonu aradım, cevap gelmedi. Herhalde dışarı çıkmışlardır, diye kendimi avuttum. Birkaç saat sonra yine aradım. Yine cevap yok. Telaşlandım. Üst üste kaç defa aradım hatırlamıyorum. Her arama sonunda jetonların giriş çıkış sesleri kafamda yer etmeye başladı. Sonra komşumuz İlhan amcanın evini aramak aklıma geldi. Vakit de epey geçti. Numarayı çevirdim. Uzun uzun çaldı telefonları. İlhan amcanın uykulu "Alo" deyişini hiç unutmam. "İlhan amca, ben Erdi. Kusura bakma uyandırdım. Bizimkileri arıyorum, arıyorum. Cevap vermediler. Merak ettim." dedim. İlhan amcanın nefesini duyuyordum. Epey bekledi. "Erdi oğlum, biz iki gündür bağlardaydık. Akşam eve çok geç döndük. Babanları görmedik. Sabah olsun hayır olsun. Sen sabah gene ara. Biz de o zamana kontrol ederiz. Kötü bir şey yok. Olsa duyardık. Sen azıcık metanetli ol." dedi, telefonu kapattı.

Yerimde duramıyordum, çıldıracak gibiydim. İlhan amcaya da epey söylendim. İnsan vakit geç meç demez. Bir bakıverirdi. Ne kadar geniş adammış, diyordum. Uykusuz duraksız gurbet ellerde çaresiz kalmıştım. Ya başlarına bir iş geldiyse diyordum. Sonra, rahat ol. Sabah ola, hayır ola diye diye sabahı zor ettim. Tam telefon etmek için kapıdan çıkıyordum ki babamın; "Hayırlı sabahlar Erdi bey. İki ay oldu denetime hazır mısın?" diyen sesini duydum. Annem ve babam karşımdaydı.

Geçirdiğim ıstırap dolu geceden sonra sabah yaşadığım bu mutluluk karşısında sanki aklım, duygularım birbirine karışmıştı. Babam, "Evlat, niye şaşkın şaşkın yüzüme bakıyorsun. Bir hoş geldiniz, demek yok mu?" diye sorunca kendime geldim. Koşarak babamın ellerine sarıldım, öpmek için. İlk defa öptürmedi. Elleriyle omuzlarımdan tuttu. "Maşallah oğluma." dedi. Sımsıkı sarıldı.

İşte o günden beri nereye gidersem gideyim babamın elleri hep omuzlarımdadır.

 

ÖNCEKİ yazı
SONRAKİ yazı
{{r.adsoyad}} {{r.tarih | tarihsaat}}
{{r.yorum}}
Güvenlik kodu

PAYLAŞ

En çok arananlar

Powered by BilgiSoft